postheaderıcon İLERİ GELEN SOFİLERE GÖRE TASAVVUFUN TARİFİ

Tasavvuf, ebedî saadete nâil olmak için nefsi tezkiye, ahlakı tasfiye, zâhir ve batını tamir hallerinden bahseden bir ilimdir. Tasavvufu kâlden ziyade bir hâl ilmi olarak da ifade edebiliriz. Her ilim gibi tasavvuf ilminin de tarifi yapılmıştır. Tasavvuf, diğer ilimlerden farklı olarak, mutasavvıflarca çeşitli şekillerde tarif edilmiştir. Bu tariflerin, her sofînin işgal ettiği makama göre yapıldığını gözden uzak tutmamak gerekir.

MA’RÛF EL-KERHî:
“Tasavvuf, gerçekleri almak, mahlûkatın elinde olan şeylere gönül bağlamamaktır.1
Gerçekleri almak, hak ve hakikat olmayan, yani doğru olmayan her şeyi bırakıp, ancak ilahî hakikatleri edinmeye çalışmaktır.
“Tasavvuf, eşyanın hakikatine bakıp, halkın bildiğini terketmektir.”
Eşyanın hakikatine bakmak, mahiyetini tetkik etmek, sebeb-i hilkatini düşünmek, neye yaradığını araştırmak, nasıl istifade edileceğini öğrenmek demektir. Zira halk, yalnız görülen evsaftan bazılarını görür geçer; ârif tetkik ile mükelleftir.

SERİYY-Î SAKATî:
“Tasavvuf üç manayı içine alan bir isimdir: 1) Marifetin nûru vera’ın nûrunu söndürmez, 2) Kitab ve sünnetin zahirine muhalif olacak şekilde ilm-i bâtından bir söz ile konuşmaz, 3) Kerametleri kendisini, Allah’ın mahrem olan sırlarını açıklamaya sevk etmez.2
Tarikatte ilim
Bu üç maddeyi açıklayalım:
1) İlim ve takvâ: Meşhur büyük mürşidlerin hemen hepsi, tarikat yolunda ilmi öne almışlardır. Çünkü ilimsiz yola çıkılmaz; çıkan yolu sapıtabilir. İlim, öncünün elindeki en kuvvetli ışıktır. İlimsiz amel hederdir. Ümmî urefânın bilgileri de ilimdir.
“Allah, cahili asla velî edinmez” buyurulmuş. Ancak bu ilmin amel ile tezyini icab eder. Hatta mutlak amel değil, takvaya mukarin olan amel, amel-i salihdir. Cenab-ı Hak nazm-ı celîlin-de, mealen:
“Kulları arasında ancak alim ve arif olanlar Allah’ı haşyetle ta’zim ederler”3 buyurmuştur.
Tarikatte irfan
İrfan da ilmin bir koludur ki, tarik erbabı arasında derecesi ilmin fevkindedir. İlim yoluyla anlaşılamayan birtakım hakikatler, seziş, feraset, keşf ü keramet tarikiyle anlaşılabilir.
Kıymetli profesörlerimizden merhum Necati Logal’in dediği gibi, şarkın ikinci Mevlana’sı olan, büyük mutasavvıf alim, “Rûhu’l Beyan” tefsirinin sahibi, Bursalı İsmail Hakkı hazretleri “Kenz-i Mahfî” adıyla te’lif etmiş olduğu eserinin başında, meşhur olan “Küntü kenzen mahfiyyen”4 vedzesi için.
“…Hadis-i menkûl gerçi inde’l-huffâz sabit değildir. Nitekim İmam Süyûti “Dürer-i Münteşire” nam kitabında “la asle lehu” demiştir. Feemmâ inde’l-mükaşifîn hadîs sahihdir. Zira huffâz sened ile naklederler; mükaşifûn ise fem-i Nebevî’den bizzat ahzedip söylerler ve bir nesnenin sened-i mâlûmu olmamaktan fî nefsi’l-emr adem-i sübûtu lazım gelmez; belki keşf-i sahih ile olacak esah olur. Zira kaşifte vehim ve hayal olmaz, belki iyan-ı tam ve hakka’l-yakîn olur ve ilhamat ve varidat mu’tekidlere göre hüccet olmak kafidir. Gerekse ehl-i zahire göre burhan olmasın. Zira onlar huffâş gibidir ki afitâb-ı rûşeni göremez ve ayne’l-yakîn nedir bilmez. Pes bizim muhabbetimiz o makûle ile değildir ve bazı kütüb-i mu’teberede gelir ki:
“Davud aleyhisselam şöyle söyledi:
“Ya Rabbi! Mahlûkatı niçin yarattın?”
“Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi murad ettim.”
“Yani Hazret-i Davud aleyhisselam münacaatında sırr-ı halktan, yani icaddan sual edicek Cenab-ı Kibriya’dan kelam-ı mezkur varid oldu. Pes bu kelam fi’l-asl ehadis-i kudsiyye-i Davudiyye’den olmuş olur…”5 deyip, vecizeyi tefsir ve izah buyurarak küçük bir kitab haline getirmiştir.
Kitab ve sünnetten ayrılmamak
2) Kitab ve sünnetten ayrılmamak: Bir mutasavvıfın Kitab ve Sünnet dışı söz ve hareketi, kendisi hakkında şüphe uyandıracağı gibi, mensup olduğu tariki de zan altında bırakır. Her ne kadar kat’î naslar haricinde teferruat-ı mesâilde, muhtelif ehl-i sünnet ictihadlarıyla amel eden erbab-ı tasavvuf, zâhir ulemâsı gibi muhtardır. Sofî, bu bir ilim-i batındır diyerek Kitab ve sünnetin zahirine muhalif bir söz söylemez.
3) Kendisine münkeşif olan hakâyıkı her zaman, herkese, her yerde açıklamaz; zamanını yerini ve adamını bilir.

EBÛ HAFS EL-HADÂD:
“Tasavvuf tamamen edebden ibarettir”.6
Tasavvuf edeb-i Muhammedi’dir ki, sîret-i nebeviyye ile tahallük etmektir. Bu ef’ali de, ahvali de câmi’dir.
“Edeb İlahî nurdan bir taçtır ki, onu başına geçirdikten sonra istediğin yere gidebilirsin”.
Edebin gerek tarifi, gerek izahı babında pek çok söz söylenmiştir; ileride bunlara tesadüf edilecektir .
Bu çok şümûllü vasf-ı umumînin en yüksek mertebesi şu iki beyitte tecelli eder:
“Bir kısım evliya tanırım ki, onlar duadan dahi teeddüp ederek ancak zikir ile meşguldürler. O yüce şahsiyetler rızaya boyun kestiklerinden, kazayı def etmek için teşebbüse geçmeyi, kendilerine haram bilmişlerdir.”
Bu babda Hafız Şirâzî’nin beyti çok ârifânedir:
“İhtiyaç içindeyiz ve birşey istemiyoruz. Kerim-i Müteal huzurunda istemeye ne lüzum var”.
Hind’in meşhur şairi Feyzi Hindî de:
“Madem ki bizim ihtiyaçlarımızı kendisi biliyor, o halde duaya ne hacet var? Allah Allah!” diyerek hayretini izhar ediyor. Zira kullar evâmir ve hikmet-i rabbâniyeyi idrakten acizdirler.
Fakat bununla beraber, acaba neden: “Rabbiniz buyurdu: Bana dua edin. Size icabet edeyim, duanızı kabul edeyim. Çünkü bana ibadetten büyüklük taslayıp uzaklaşanlar, hor ve hakir cehenneme gireceklerdir”7 buyurulmuştur.
Biz de, şair Ziya Paşa ile hemzeban olalım:
İdrâk-i meâli bu küçük akla gerekmez,
Zira bu terazû o kadar sıkleti çekmez.
Ölünceye kadar kulluk et
Bazıları bu ve emsali beyitleri izahda “duaya ve ibadete hacet yoktur” diye manalandırırlar. Biz kimseyi dalalete delalet veya nisbet etmek istemeyiz. Ancak kendilerini vahdet-i vücüd felsefesini benimsemiş zanneden vahdet-i vücudçular, böyle beyitlere ve cümlelere yukarıdaki manayı vererek, teklifi ıskat etmiş olurlar ki bu, umumî manada hatimlerin: “Rabbini hamd ile tesbih et, secde edenlerden ol ve sana yakîn gelinceye (ölünceye) kadar Rabbine kulluk et”8 ayet-i kerimesindeki ölüm ile vukubulacak olan yakîni, hayatta idrake karîn olacak yakîn ile te’vil etmelerine benzer. Yani “Ölünceye kadar Rabbine ibadet et” manasını, “Hakk’a yakîn peyda edinceye, yani manen yükselip olgunlaşıncaya kadar ibadet et” yollu te’vil ederler ki, bu hüküm daha hayatta iken tekâliften kurtulmak için kaçamak yoludur.
Bunlar: “O’nda, kitabın temeli olan kesin manalı ayetler vardır, diğerleri de çeşitli manalıdırlar (müteşabih ayetlerdir). Kalblerinde eğrilik olan kimseler, fitne çıkarmak, kendilerine göre yorumlamak için, onların müteşabih olanlarına uyarlar…”9 ayet-i kerimesindeki hükme müstehak olurlar.

EBÛ’L-HÜSEYİN EN-NURİ:
“Tasavvuf ne şekil, ne de ilimdir; o sadece güzel ahlaktan ibarettir. Eğer şekil olsaydı, mücahede ile hasıl olurdu, ilim olsaydı öğrenmekle meydana gelirdi. Bu sebebten şekil ve ilim maksadı hasıl etmez. Tasavvuf, Hakk’ın ahlakıyla mütehallî olmaktır.”10
“Biz dahi alırdık, otuza kırka”
Tasavvuf, şekil, kılık, kıyafet ve merasim değildir. Sadece ahlaktır ki: “Allah’ın ahlakı ve Resülüllah’ın ahlakı ile ahlaklanınız”11 hadis-i şerifi mantûkunca Allah’ın ve resûlünün sıfatları ile ittisâfâ çalışmaktır.
Dervişlik olaydı tâc ile hırka
Biz dahi alırdık otuza kırka.12
“Tasavvuf, hürriyet, kerem, merâsimi terk ve cömertliktir.”13
Tasavvuf, kerem ve cömertliktir, yoksa kuyûd ve merasim değildir. Sofî, elinde bulunan nimetten başkasının istifadesini düşünen adamdır. Şeyh Sa’di:
“insanın şeref ve haysiyeti, lütuf ve keremi, ihsan ve atâsıyla, sehâsıyla ölçülür; insanlığı da Hakk’a şükretmesiyle, yani umumî manada ibadetiyle anlaşılır. Kendisinde bu iki haslet olmayan kimsenin yokluğu, varlığına müreccahdır”.
“Tasavvuf, nefsin nasibini terk ile, Hak’tan nasibini istemektir”.
Emeller ve elemler
Tasavvuf, kendi isteklerini bırakıp, Hakk’ın takdirine razı olmaktır. Çünkü insanın emellerinin sonu yoktur, birini elde etse, gönlü diğerine takılır. Bu suretle de kalb Hak’tan cüdâ kalır. Bundan dolayı emele, elem bozuntusu demişlerdir.
Her emel tahakkukuna kadar insana elem verir. Her emelin nihayeti, başka bir emelin bidâyetidir. Bu suretle emel silsilesi ölünceye kadar devam eder. Emeller terkedilince, Hakk’a bağlanılmış olur. Emelin terki dünyayı, işi gücü matıyye-i nefsi, yani vücudu, nefsini ihmal etmek demek değildir. Hayatın tabiî icaptan hiçbir zaman terk edilemez. Eldeki nimete şükrü bırakıp, daha fazlasını istemek, emel peşinden koşmaktır. Eğer eldekine hakkıyla şükür edilse Cenab-ı Hak nimetini artıracağını beyan buyuruyor:
“Rabbiniz: Şükrederseniz and olsun ki, size karşılığını artıracağım; nankörlük ederseniz, bilin ki azabım pek çetindir, diye bildirmişti”.14
Şükür nasıl yapılır?
Şükrün ne olduğunu iyi bilmek lazımdır. Yemek yiyip, bittikten sonra “Ya Rabbi şükür el-hamdülillah” demekle şükür ifa edilmiş olmaz. “Şükür odur ki, her aza ne için yaratılmış ise, ona sarfetmektir”.15
Her nimetin şükrü kendi cinsiyle eda edilir. Nasıl ki zekat vermek, sadaka vermek yani maddeten yardım yaparak iyilik etmek suretiyle servetin şükrü eda edilirse, bir sofrada kendini ve aile efradını doyuracak bir kap yemeğin yerine, mesela üç kap yemek yer ve bir kap yemeği bulamayan yakını, komşusu veya tanıdığını düşünmez, onları doyurmaya çalışmaz, gece sabahlara kadar ve iki yemek arasında ağzıyla binlerce defa “Ya Rabbi şükür” dese, hiçbir zaman şükrünü eda etmiş olmaz. Her öğün etini, sebzesini, tatlısını Hakk’ın lütfuyla te’min etmiş olan kimse, eğer takva yolunda yaşamak ve bir amel-i salih icra etmek ve cemiyete karşı sorumluluğundan kurtulmak istiyorsa, bir gün et, bir gün sebze, bir gün tatlı yiyerek, diğer iki nimeti münavebe ile ihtiyaç sahiblerine yedirecektir.
Bunu, Hakk’ın rızası için yapmak en büyük sofuluktur. Böyle yapan: “Onlar, içleri çektiği halde, yiyeceği, yoksula, öksüze ve esire yedirirler”16 ayet-i kerimesinin sırrına mazhar olur ve: “Mallarını Allah yolunda sarfedip, sonra sarfettikleri şeyin arıdından başa kakmayan ve ezâ etmeyenlerin ecirleri Rablerinin katındadır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir”17 saffında bulunanlar arasına girer ki, işte evliyâullah bu zümreye dahil olanlardır. Devamı »

  • Share/Bookmark

postheaderıcon Tasavvufun Temel Kavramları

Şeriat

Dinin esas ve görünen şekli ve insanlara emredilen kısmı şeriattır. Tasavvuf ise dinin iç yüzüdür. Ancak tasavvuf insanlara emredilmemiştir. Yani kişi tasavvufla ilgilenmediğinden dolayı dini açıdan Allah katında sorumlu değildir..

Şeriat seviyesindeki anafikir “Seninki senin, benimki benim” dir.

Tarikat

Tasavvuf ile Tarikat aynı anlama gelmez. Tarikatlar zaman içinde Tasavvuf yani Sufizmden kaynaklanmışlardır. Tasavvufun somut organize olmuş halidir.Bir insanın tasavvufu yaşaması için bir tarikata mensub olması gerekir.Bir Mürşid ve bir mürid ile tarikat oluşturmadan tasavvuf yaşanamaz. Hakikatte tek bir Kâmili Mürşid vardır, O da Allah Tealadır. Şeriat dinin dışı, tarikat ise içidir denebilir. Ancak tarikat, şeriate aykırı olamaz. Çünkü tarikatın temeli şeriattır. Sufiye göre tarikat öz, şeriat kabuktur. Amaç öze inmektir. Şeriat bu yolda sadece gerekli bir vasıtadır.

Tarikat seviyesindeki anafikir “Seninki senin, benimki de senin”dir.

Marifet

Marifet Allah Teala’yı tanımaktır. Marifet Hakk’ın kula bahşettiği bir sofradır. Fakra ulaşan kişilerin gönülleri marifetle dolar. Marifet erenler sofrasında (sohbetinde) elde edilir. Arif, Hakk’ı bilen Hak’tan haber alan kişidir. Marifet, batın hazinesidir. Bu hazine aşk ile ele geçer.

Marifet seviyesindeki anafikir “Ne benimki var ne seninki” dir. Devamı »

  • Share/Bookmark

postheaderıcon Tasavvuf ve Mistisizm

Mistisizm daha genel bir kavram olarak her dinde farklı olarak ortaya çıkmış, dinlerin manevi yönlerini anlatmaktadır. Mistikler, yaşadıkları din, kültür ve medeniyet ortamında şekillenirler. Bu nedenle kavram olarak bu şemsiyenin altında incelenseler de birbirinden farkları vardır.

Tasavvuf ve sufizm de çoğu kez mistisizm ile karıştırılmaktadır. Oysa tasavvuf ve sufizm İslam dinine özel bir terim olup diğer dinlerin mistiklerinden bazı yönleri ile ayrılmaktadır. Sufizm ve tasavvufun mistisizm’den başlıca farkları şunlardır:

Mistisizm’de ıstırap önem taşıdığı hâlde tasavvufta ıstırabın özel bir yeri yoktur.
Tasavvufta terbiye metotları fertlerin karakter yapılarına göre farklılık arz ettiği hâlde, mistisizmde bu farklılık ve zenginlik yoktur.
Tasavvufta mânevî yükseliş için ferdî gayret esas olduğu hâlde mistisizmde değildir.
Mistik sadece vecd ehli olduğu hâlde, sûfî hem vecd ehli, hem de ilim talibidir.
Tasavvufta zikir ve şeyh ile birlikte bulunmak (sohbet) esastır. Mistisizmde böyle bir esas yoktur.
Mistisizm, rûhun cesede hakîmiyetini sağlama ameliyesidir. Tasavvuf ise rûhun arıtılıp Hakk’a vuslata erdirilmesidir.[1]
Tasavvufta Peygamber yoluyla Allah’a ulaşmak vardır. Mistisizm’de peygamber veya bir mürşid-i kamil yoktur.
Tasavvuf şeriat kurallarının üzerine bina edilmiş olup İslam dininin bir yüzüdür. Tasavvuf İslam’dan bağımsız düşünülemez.
Tasavvufun ahlak kuralları tamamen İslam peygamberinin sünnet denen sözlü ve fiili hareketlerine dayanır. Tasavvuf özel anlamıyla sünneti harfiyyen yerine getirmektir.

Kaynak: 1^ Ana Hatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatlar; Prof. Dr. H. Kamil YILMAZ; Ensar Neşriyat

Vikipedi

  • Share/Bookmark

postheaderıcon Tasavvuf ve Felsefe

Tasavvuf konu bakımından felsefenin alanlarına girmektedir. Ancak tasavvuf bir felsefi ekol değildir. Bazı insanlar tasavvufun ilhama dayalı olduğunu ileri sürse de tasavvuf aklın reddettiği bir şey değildir. Tasavvuf aklı yalnızca maddi dünya için bir delil olarak kullanır. Ancak metafizik alemin anlaşılması için aklın yetersiz olduğunu iddia eder. Çünkü akıl ürünü bilgilerin temelini meydana getiren düşünme ve tasavvur etme, algıya yani duyu organlarının çevre ile etkileşimine dayanır. Algılardan soyutlanmış bir tasavvur olamaz.

Akıl dışında bir diğer bilgi kaynağı da nakildir. Peygamberlerin getirdikleri bilgi dışındaki bilgileri güvenilir bulmayan bu kesime örnek olarak Hanbeli mezhebebinin kurucusu İmam Ahmed bin Hanbel verilebilir. İman, işte bu vahye dayalı nakle teslim olmak demektir. Bu görüşe göre, iman ispat gerektirmez.

Tasavvuf bu iki görüş arasında bilginin başka bir kaynağı olduğu iddiasındadır. Nefsi temizleyip Allah’tan gelen ilhamlara hazır hale getiren bir veliye Allah’ın izni ile bilinmeyenlerin kapısı açıldığına inanılır. Bu yola girenler ilerledikçe o kapıların teker teker açılışını izlemektedirler. Her ilerleyişinde yeni bir makama varır, bir önceki makamı geride bırakır. Her makamın kendine özgü pratiği vardır. Örneğin bazı makamlarda sürekli zikir yapılırken, bazı makamlar da kişi Kur’an okumayı bırakır ve yalnızca tefekkür eder.

Tasavvufun çok önemli teoretik yanı vardır, ama pratiksiz tasavvuf olmaz. Bu nedenle, tasavvufi gerçeğe kavuşmak için bu yola girmek ve nefsi arındırmak gerekir. Tasavvufi yöntemleri bilmekle kişiye Tanrı katından tartışmasız bilgi gelmez. Tasavvufi bilgi tefekkür-meditasyon ve Mürşiti Kâmil vasıtasıyla elde edilir.

Tasavvuf ile elde edilen bilgi şüphe içermez. Çünkü Tanrı’tan kendisine verilen bir bilgiden insan şüpheye düşemez. Ancak tasavvufun önde gelen temsilcileri Haris el-Muhasibi ve Gazali’ne göre insanları tasavvufa yönlendiren şey şüphedir. Diğer tassavvuf alimlerine göre ise insanları tassavvufa yönlendiren güdü içsel arayıştır (Mevlana Rumi). Tasavvuf ilerleyen safhalarında şüphe barındırmamasına rağmen, tasavvufa giriş başlangıcında şüphe ve insanın içine düştüğü zihinsel ve gönülsel boşluktan kaynaklanan arayış vardır(İmam Gazali).

Vikipedi

  • Share/Bookmark

postheaderıcon Nefs ve İhlâs


Nefs , uyulursa insanı cehenneme götürdüğü için belâ; mücahede ve riyazet edilip Allah için dizginlenirse yüksek makamlara çıkmaya vesiledir.

Kimse nefsinden şikayetçi olmasın, çünkü emr -i ilâhiyedir. Gözümüzden ve kulağımızdan şikayetçi olmadığımız gibi, nefsimizden de olamayız. Zira Allah Tealâ abes bir şey yaratmaz. Nefsin yaratılması kemalâtın yolunu açmak içindir. İnsan nefsini kendi eline alırsa, hiç bir zararı olmaz.

Aynen bunun gibi, şeytandan da şikayet edemeyiz. Ataullah İskenderî k.s. ‘el- Hikemü’l – Ataiyye ‘ isimli eserinde: “Şeytan benim taharet mendilim gibidir, temizlenmeme yarar. Ona uymamakla Hakk’a dost ve kul olurum. Ona uymak yüz karası, uymamak kemalâttır .” buyuruyor.

Gerçekten de nefs , dünya ve şeytan olmasa nasıl terakki edeceğiz? Nefsi yaratan Allah’tır. Kızacaksak, Allah’ın emirlerine uyamadığımıza kızalım; nefsimize değil. Nefsimize uymamakla Allah’ın emirlerine uyarız ve O’nun sevgilisi oluruz. Ne güzeldir o nefs ki, sahibine itaat eder. Yazıklar olsun o adama ki,

nefsine itaat eder.

İhlâsı kazanmak imanın bir şubesidir. İsmail Hakkı Hazretleri ‘Şerh-i Şuabi’l İman’ isimli eserinde ihlâsı yetmiş dördüncü şubeye koymuştur. İhlâs müminin anahtarı, ahiretin biniti, kâmil insanın yolunun nuranî arkadaşıdır. İhlâs, dinin nuru ve özüdür.

Şeyh Fethullah k.s. Hazretleri, “Tasavvuf, ihlâsı kazanabilmek için muhabbet-i ilâhiyi tahsilidir.” buyurmuştur. Şu halde ihlâs dinde hak ve esas, tasavvufta gayedir. İhlâsı kazanan kâmil, kazanmayan ise dünya ve ahirette amellerinin noksan kalmasına sebep olur.

Ayet-i kerimede: “Rabbine kavuşmayı uman kimse yararlı iş işlesin ve Rabbine kullukta hiç ortak koşmasın.” ( Kehf , 110) buyurulmaktadır .

Ortak koşmak şirk olur, hırs, riya, ucb , kibir olur. Bunlar nefsin en çirkin sıfatları olup, bunlardan kurtulmaya çalışmak, ihlâsı kazanmaya sebeptir.

Fahr -ı Kâinat Efendimiz, Muaz bin Cebel r.a.’a şöyle buyurdu: “Amelin halis olsun, azı sana yeter.” Yani amelin çokluğu değil, özü ve ihlâslısı insana kifayet eder. Efendimiz s.a.v. bir başka hadisinde şöyle bildiriyor: “Kıyamet günü sorguya çekilecek ilk üç grup insandan birincisi, Allah Tealâ’nın ilim verdiği kimselerdir. Allah Tealâ onlara sorar:

Devamı »

  • Share/Bookmark

postheaderıcon Kur-an Sufi’likten Nasıl Bahseder?

Bazı insanlar vardır, duyduğu her meselenin Kur’an ve sünnette geçip geçmediğini sorar. Onlarda anlatılmayan her şeyi dinin dışında sayar. Bu yaklaşım ilmi yetersizlikten kaynaklanır.
Tasavvufun manasını ve muhtevasını iyice incelemeden onu tenkit edenler ise ilkin şu soruyu sorarlar:

“Sûfî, şeyh, tasavvuf gibi kelimeler Kur’an ve sünnette geçiyor mu? Geçiyorsa göster, geçmiyorsa bunlar niye kullanılıyor? Onları dine ait bir kavram gibi göstermek doğru mu?”
Bu soruların cevabını anlamak için şu çok önemli:

Azıcık dini ilmi ve biraz insafı olan kimse bilir ki Kur’an-ı Kerim, hayatımız süresince kullandığımız bütün isim ve terimlerin bir arada toplandığı ansiklopedi değildir.
Kur’an, bir hidayet ve hakikat kitabıdır. Onda salihlerin ismi değil, sıfatları anlatılır. Kalbini Kur’an’ın emir ve yasaklarına açabilen ve ona inanan her mümin için, Kur’an’da bir ilim ve edep mevcuttur. Ondaki ilim ve edebi ancak Allah’a dost olanlar alır.

Kur’an, müminler için bir zikir sebebi ve şifa kaynağıdır. İçinde güzel ahlak anlatılmış ve müminler ona davet edilmiştir. Ayrıca, kötü sıfat ve ahlaklar zikredilip herkes onlardan sakındırılmıştır.
Kur’an, kendisiyle Yüce Allah’a ibadet edilen bir kitaptır, onunla hareket yönü belirlenir ve Cenab-ı Hakk’a gidilir.
Sünnet, Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimiz’in bizzat hayatında Kur’an-ı Hakîm’in uygulanmış ve yaşanmış şeklidir.
Kur’an, Cenâb-ı Hakk’ın yeryüzüne emânet ettiği, her şeyi ölçecek en hassas bir teraziye benzer; sünnet bu terazinin göstergesidir, bir mihenk taşıdır; her meslek ve mesele onlarla ölçülüp değerlendirilir. Bu değerlendirmede güzel sıfatını alanlar güzel, çirkin hükmünü giyenler çirkindir.

O halde bize gereken, bir şeyin ismini değil, o ismi taşıyanların sıfatlarını Kur’an ve sünnette aramak ve onların verdiği nota bakmaktır.

Şimdi sorunun cevabına gelelim:

Evet, “sûfî” ve “tasavvuf” kelimeleri Kur’an ve sünnette geçmiyor. Ancak gerçek sûfilerin sahip olduğu bütün ilim, hâl ve ahlak Kur’an ve sünnette ya açıkça zikrediliyor veya işaret ediliyor. Aynı zamanda bunlar, duruma göre her mümine ya emir, veya teşvik veyahut tavsiye ediliyor. Kısaca sufiliğin iç yüzü ilahi aşk, dış yüzü de güzel ahlaktır.

Tasavvuf, kamil bir mürşit rehberliğinde ve onun nezaretinde terbiye almaktır. Bu terbiyenin sonu da, olgun bir insan olmaktır. Bu olgun insana Allah adamı (ricalullah) denir.

Tasavvuf, dünya adamını Allah adamı yapma sanatıdır.
Tasavvuf, kalbi fani şeylerden çözüp Yüce Allah’a bağlamaktır.
Tasavvuf, aslını tanımış, benlik engelini aşmış, nefsini ıslah etmiş, ilahi sevgi ile tatlanmış, kalbi hür, gönlü Allah ile huzur bulmuş güzel insan yetiştirmektir.

Tasavvufun ne olduğunu anlamak ve bu konuda bir hüküm vermek için önce Kur’an ve sünneti iyice incelemek gerekir. Sonra tasavvufun kurucuları olan sûfî mürşitleri tanımak gerekir.
Onların eserlerinde tasavvufun ne olduğu, neye dayandığı ve neyi hedeflediği yeterince anlatılmıştır. Bunlardan daha önemlisi, kamil bir mürşidin nezareti altında manevi terbiyeye girmektir. Bu olmadan tasavvuf ancak kelimelerle tarif edilmiş olur, hakikatiyle anlaşılmış olmaz.
‘Mesleğiniz nedir?’ diye soranlara veliler, mürşitler şu cevabı verirler: Devamı »

  • Share/Bookmark

postheaderıcon Mağfiret

Magfiret, günahların sevaba çevrilmesi demektir ve dünya hayatında kişi mürşidine tabi oluken gerçekleşir.
Allah, Zümer 53 ve Ankebut 23 de kişi ne kadar günahkar olursa olsun, Allah’ın rahmetinden ümit kesmemesi gerektiğini , böyle yapanların Allah’a ulaşmayı dileyenler olduğunu açıklıyor. Allah’a ulaşmayı dilemeyenler ise, Allah’ın rahmetinden ümit kesmiş oluyorlar ve onların günahları sevaba çevrilmiyor ve onları elim bir azap bekliyor.Enfal 29 ile birlikte Rum 31 e bakıldığında, Rabbimiz Allah’a ulaşmayı dileyenlerin takva sahibi olduklarını ve onlara hakkı batıldan ayırdetmeleri için furkan verildiğini ,onların günahlarının örtüldüğünü ve daha sonra da günahların sevaba çevrildiğini ifade buyuruyor.

Günahkar kullar, nasıl sahabe Peygamber Efendimizin önünde tövbe etmişlerse, onlarda niyetleri Allah’a ulaşmak olmak kaydıyle, Allah’ın ezelde onlar için tayin ettiği mürşidlerinin önünde tövbe etmek durumundadırlar,Sonra mürşidleride tövbe edenler için tövbe edecek, böylece kişinin örtülen günahları sevaba çevrilecektir yani mağfiret gerçekleşecektir.

Furkan 70-71 de mürşidin önünde tövbe edenlerin günahlarının sevaba çevrildiği ifade buyrulmaktadır.Bu işlem takdir edileceği üzere dünya hayatındayken gerçekleşir. O kişilerin tövbeleri kabul edilmiş olur ve böylece mağfirete kavuşurlar.

Devamı »

  • Share/Bookmark

postheaderıcon Resuller

Kuranı Kerimin bütününü incelediğimizde, Allahu Teala’nın beş nevi resul den bahsettiğini tesbit ediyoruz. Nebi resuller, veli resuller, melek resuller,cin resuller ve alalade resuller.

1-NEBİ RESULLER:

Nebiler, kendilerine şeriat kitabı verilen Peygamberlerdir.Ve bütün peygamberler (nebiler) önce kendi kavimlerinin resulüdür, sonra peygamber olarak seçilirler. O halde Allah’a göre nebiler, kendilerine şeriat kitabı verilen peygamberlerdir.

Nebilik, Peygamber Efendimiz ile sona ererken resullük sona ermiş değildir.

Ademoğlu yeryüzünde yaşadığı sürece,ki kıyamete kadar yaşayacaktır, Allah nebilerin olmadığı dönemlerde de veli resulleri bütün kavimlere ve kendi lisanlarıyla göndereceğini ifade buyurmaktadır.

2-VELİ RESULLER:

Veli Resuller kendilerine şeriat kitabı verilmeyen kavimlerin (milletlerin) resulleridir. Onlar Peygamberlere indirilen şeriat kitabı ile hükmederler.Allah, bu resullerin içlerinden birini peygamberlerin olmadığı dönemlerde vekaleten devrin imamı olarak seçer(Secde 24).

Allahu Teala Ali İmran 81 de nebilerin sona ermesinden sonar, bir resulün geleceğini ifade buyuruyor ve Peygamber Efendimiz SAV de dahil olmak üzere o resule yardım edeceklerine dair Ahzab 7 de sözü geçen nebilerden misak alıyor. Bu resul, bir veli resuldür, nebi resul olması mümkün değildir. Çünkü, Peygamber Efendimiz son nebidir ve söz konusu olan resul, Peygamber Efendimizden sonra geleceğine için nebi olması mümkün değildir.

Furkan 30 da kavmim Kuranı terk etti diyen resulün Peygamber Efendimiz olması mümkün değildir. Peygamber Efendimiz zamanında Kuran terk edilmedi aksine yaşandı.Kuran şu yaşadığımız zaman parçasında terk edilmiştir.

Duhan 13 de sözü edilen resulün yaşadıklarını, Allah Peygamber Efendimzin kalb gözüne göstermektedir. Göklerin apaçık dumanla kaplanması Peygamber Efendimiz zamanında olan bir olay değildir. Bu olay zamanımızda cereyan eden bir olaydır. Söz konusu olaydaki resul ise, Peygamber Efendimizden sonra gelen bir veli resuldür.

Bakara 87 ve müminun 44 de Allah, resulleri ardı arkası kesilmeksizin gönderdiğini açıklıyor. Bu resuller veli resullerdir. Çünkü nebi resuller arasında fetret devri vardır dolayısıyla nebiler ardı arkası kesilmeksizin gönderilmemektedirler. Buna bir örnek vermek gerekirse; Hz. İsa ila Peygamber Efendimiz arasında 600 yıllık bir fetret devri vardır.

Allahu Teala İncil de, Havarilerle ilgili bölüme resullerin işleri diye bir başlık vermiş. Yani İncil de havariler resuller olarak adlandırılmaktadır. Yasin 14 de, havarilerden ikisi bir şehre gönderiliyor ve onlara Allah, resuller diyor. Hatta “onları üçüncü resulle (yani üçüncü havari ile) destekledik” buyuruyor. Havariler Peygamber olmadığına göre, ama İncil ve Kuran onlara resul dediğine göre ,onlar peygamber olmayan veli resullerdir.

Ali İmran 164 deki resulde veli resuldür, eğer nebi resul olsaydı görev adedi 4 değil 5 olurdu yani hikmetin ötesinide öğretmekle vazifeli olurdu.

Araf 35 Allah, Ademoğuları dediği zaman, Adem As’dan kıyamet günü doğup ölecek bütün ademoğulları bu söze muhataptırlar. Rabbimiz“Size ayetlerimi açıklayan resullerim gelecek” buyuruyor, zamanımızda peygamber olmadığına ve olmayacağına göre bize zamanımızda ayetleri açıklayan resuller nebi olamazlar elbette.Onlar ancak veli resullerdir.
Devamı »

  • Share/Bookmark
Kategoriler
Ara